Ekonomi deyince size sadece “kağıt” anlatılıyor: Döviz-faiz kıskacından amaç ne… Bilsay Kuruç hoca sebep-sonuç ilişkisini öğrencisine anlatır gibi gösteriyor

Bilsay Kuruç’un ilk yazısı şöyle:

“Seçimin birinci perdesi kapandı. Siyaset bilimciler ve anketlerle tahmin yapanların günü başladı. Uzmanlık alanlarına girmeyelim. Ekonomide kalalım.

HALK EKONOMİDEN ANLIYOR MU?

Bu her seçimden sonra gündemde yer tutan sorudur. Bu seçimde daha da vurgulandı. Ekonomiden anlamak! Nedir? Hangi ekonomi? Önce, unutmamak için bunun zeminini ve zamanını yazalım. Türkiye 2000’lerde dünya sermayesine sıkıca eklemlendi ve böylece onun terimleriyle bir “emerging market” (dünya sermayesi için “yeni yetme bir piyasa”) oldu. Ticaret zincirlerinin ve finans piyasalarının bir yeni stajyer üyesi oldu. Başta bu geliyor. Topraklarını ve doğasını dörtnala koşan inşaata açtı. Sanayi de “market”te bir rol aldı ama yeri Amerikan filmlerinin başında yazıldığı gibi, “also starring” (o da oynuyor!) idi. “Emerging”ler “dolar” ile çalışır. “Dolarlaşma”lıdırlar. Öyle oldu. Dolar bolluğu yılları ile başlandı, şimdi dolar kıtlığı vaktine gelindi. Bu “market” yeterince dolar üretemiyor ama hep daha çok dolara ihtiyacı var. Dolar kıtlığı gitgide daha çok artarak seçim yılına geldik. Ve ekonomiden anlamak ne ise merak ediyoruz. Konuşanlara bakarak anlamaya çalışalım.

(Patatesi inceleyip alamayan yurttaş.)

Bir insan “patates”i göstererek konuşuyor. Ekonomiyi anlamakta hareket noktası bu. “Patates 20 lira. Para yetmiyor” diyor. Nedenini açıklayamıyor, kalıyor. İkinci bir insan “Iphone”u göstererek konuşuyor. Hareket noktası bu. “Her şey var, her şey iyi” diyor. Söylemeyi bilmese de ülkenin “emerging market” olmasıyla ekonomiyi anlamış oluyor. Meslektaşımız iktisatçıların çoğunluğu ekonomiyi döviz (dolar)-faiz ikilisiyle konuşuyorlar. Hareket ve varış noktaları bu. Onlarla da sınırlı değil. Ekonomiyi döviz/faiz ikilisiyle konuşma inanışı yaygınlaşıyor ve bir bilgiçlik muhabbeti de yaratıyor.

(Iphone’nun yeni modeli için uzayan kuyruk.)

“Patates”le konuşan insan “Iphone”la konuşanla da bir dil birliği kuramıyor, dolar/faiz konuşan iktisatçıyla da. “Iphone”la konuşanın, aynı “emerging” bakışını paylaştıkları için dolar/faizle konuşan iktisatçıyla ortak bir dil birliği zemini var. (Siyasal tercihleri farklı olabilir. İlgilenmiyoruz. Ekonomiyi anlamakta ortaklıklarıyla ilgiliyiz.) “Patates”le konuşanın ekonomi (nasıl olmalı?) üzerine önerisi yok. Patatesle başı dertte, ötesini düşünemiyor. “Iphone”la konuşan öneriye gerek görmüyor. Çünkü “her şey iyi”. Dolar/faizle konuşan iktisatçının (“iş dünyası” sözcülerini de katalım) önerileri özünde Merkez Bankası’na (TCMB) çıkıyor: “Faiz politikası (TCMB politika faizi) değişmeli ki tıkanmış olan ‘döviz damarı’ açılabilsin! Gerisini piyasalar halleder!” Basitleştirilmiş bir özet oldu. Ama böyle.

FAİZ SEBEP, ENFLASYON NETİCEDİR!

Siyaset mi ekonomiye göre belirleniyor, yoksa ekonomi mi siyasete göre belirleniyor? Ne zaman hangisi? Son 20 yıla bakarak buna dilerseniz “iki bolluğun öyküsü” de diyebiliriz. Ünlü eser “İki Şehrin Hikâyesi”, biliyoruz, Fransız Devrimi’nin bir öyküsüdür. Bizim son 20 yılın “iki bolluğu” ise buradaki karşıdevrimin bir öyküsü.

2002’den başlayarak Türkiye’ye dolar yağdı. Dolar girişleri enflasyonu düşürdü. İthalatı patlattı. Doları 2005’te 1.32 TL yaptı. İthal mallar yerli ürünlerden daha ucuz oldu. Ekonomi hızlandı. Bir “yapay bolluk” dönemi yaşandı. “Ucuz dolar” dönemi. Yeni kurulmuş AKP, 3 Kasım 2002’deki yüzde 34’lük oyunu, 22 Temmuz 2007’de 46.7’ye yükseltti. (CHP yüzde 19.8’den 20.8’e gelmişti.) 2010’a gelince, dolar 1.48 idi. “Market”leşen ekonomi “dolarlaşma”da mesafe almıştı. Dolarsız olamıyordu. Bu ekonomi 2010’da artık kendi seçmenini de her kademede siyasal militanlarını da yaratmıştı, yaratabileceğini vaat ediyordu. (2011 seçiminden sonra, altyapıdan sorumlu bakan “Önümüzdeki dönem 500 milyar dolarlık inşaat yapacağız!” diyordu. Dolarlı ve inşaatlı ufuklar.)

Yukarıda vurguladım, dolarlaşıyor, fakat kendisi yeterli dolar üretemiyor. (Nedenlerine bugün girmeyelim.) 2015-2016’ya gelince ufukta kara bulutlar belirdi. Birinci bolluk dönemi kapanıyordu. 2007’de dolar bolluğu iktidara şekil vermişti. O bolluk bir daha olamazsa ne olacak? İktidar sona mı erecek? (Not: Sermaye sınıfı, öncelikle ticaret-siyaset zincirlerini ören ticaret ve kısmen de finans sermayesi buna hazır ve razı mı?) Çare ikinci “bolluk” dönemini açabilmektedir: TL’yi “bollaştırarak” iktidarın tazelenmesi. Kaynak elbette önce Hazine’dedir: İcadın adı kredi garanti fonu (KGF). Tarih 2017. Çünkü 2018 yazında seçim var. Kullandırılan kaynak 10 milyar TL’den birden 214 milyara çıkacak! Siyasete oy olarak dönmek üzere sermaye “zincirleri”ne kredilenmiştir. 2021 sonbaharında başlatılan “bol ve ucuz TL” senaryosu o pilot proje ile oradan başlıyor. Elbette, ilgililerin işin özünü doğru anlaması için “yeni bolluk” senaryosunun en yetkili ağızdan açıklanması, yani “doktrinleşmesi” lazım. O da 15 Mayıs 2018’de seçimden bir hafta önce CNN Türk’te duyulacaktır: “Faiz sebep, enflasyon neticedir!”

Meslektaşlarımız dayanamadılar, hemen bunun tüm iktisat kavramlarını tersine çevirdiğini yüksek sesle, uzun uzun söylediler. Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra sıra TCMB’ye geldi. 2021 Eylül’ünden sonra, bu kez TCMB’nin doğrudan “politika faizi ile havai fişek” atıp TL ile “ucuz para” politikasının (ve böylece tırmanan enflasyon ile sermaye sınıfına büyük kaynak aktarma senaryosunun) başladığını duyurmasından ve bir buçuk yıl bunun içinde yaşadıktan sonra ne konuşalım? Teori mi, pratik mi? Pratikse, öncelikle siyasetinkini mi, ekonomininkini mi?

Öncelikle siyasetinkini. Çünkü unutmayalım, artık dolar kıtlığı dönemindeyiz. Ve ekonomi (“dengeleri” tutsun ya da tutmasın) siyasetin şablonu ne olacaksa, buna göre işleyecektir! İktidar kendini bir “bolluk”la sürdürmek zorundadır. Böyle bakıyor. Kurduğu “sermaye zincirleri” bunu şart kılıyor. Şimdiki bolluğun “para”sı sadece TL olmuştur. “Ucuz TL” (TCMB’nin bilançosu, rezervleri ve bütçenin açığı ne olursa olsun) resmi sözcülerin “yeni ekonomi modeli”nin eksenidir. Seçime kadar değişmeyecektir. Ve değişmedi. TCMB’nin politika faizi enflasyon tırmandıkça, siyasetin senaryosuyla bütünlük içinde, indirildikçe indirildi. Meslektaşlarımızın “İktisat bilmiyor!” muamelesi yaptıkları “en yetkili ağız” 2021’in aralık ayında üzerinde dura dura “doktrini” tekrarladı: “Faiz sebep, enflasyon neticedir!” Siyasal ironi yapıyordu: (Düşük) faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğu zaten yaşanıyordu. Adeta meslektaşlarımıza “Siz siyasetten anlamıyorsunuz ki iktisattan anlayasınız!” diyordu. 2007’nin “ucuz dolarla seçim kazanma” tablosundan 2023’ün “ucuz TL ile seçim kazanma” tablosuna geçilince “ekonomiden anlamak” konusu biraz daha çetrefil hal alıyor.

‘MARKET’, SWAP, CDS

Son bir buçuk yılın “Faiz sebep, enflasyon netice” senaryosu süresince meslektaşlarımız “swap”ın ve “CDS primi”nin allamesi oldular. (Bunlara girmeyelim.) O arada ekonomide “bölüşüm”ü hallaç pamuğu gibi atan çarpıcı seyirler oldu. Maliye’nin yetkilisi Nebati Bey, 2021 Eylül’ünde başlatılan “ucuz TL-enflasyon” senaryosunu açıklarken açık sözlülükle “Bu modelimiz emekçiler için değil” demişti! Son iki yılda “toplam hasıla”da (GSYİH) emeğin payında keskin düşüş bunu gösterdi. Emek, sermaye sınıfına (mutaden) kaynak aktarıyor.

Ama iş bundan ibaret değil. İşin özü, enflasyonun tüm dişlileri en keskin biçimde çalışınca neler oluyor? Galiba ana soru burada. Meslektaşlarımız henüz (bildiğim kadarıyla) üzerinde çalışmadılar ama Türkiye kapitalizminde son bir buçuk, iki yılda “varlık enflasyonu” öteki “fiyatların koşuları”nı geride bıraktı. Bırakırken mal ve hizmet fiyatlarının artış hızlarını etkiledi, sürükledi. Seçmen davranışını da etkiledi mi? Elimizde bir ölçü yok. Son bir buçuk, iki yılda en hızla koşanlar çeşitli “varlıklar”, gayrimenkul, konut fiyatları oldu. Koşuya önce başladılar ve en hızlı onlar koştular. (Otoları saymıyorum) Sonra BİST (borsa) geliyor. Dünyanın tüm borsalarının sürekli düştüğü o dönemde (Arjantin’le birlikte) yüzde ortalama 150’lik hızla koştu. Bu “ucuz para”yı alarak “servete doğru büyük hızla koşu” idi. Üretime doğru koşu değildi. Üretimi artırıcı bir etkisi varsa da çok zayıf ve dolaylı idi. Havadan “rantiye” olmanın kapitalizme özgü koşusuydu. Bu zenginleşmenin ticaret-finans-siyaset zincirleri içinde iktidara destek getirici katkısı ise azımsanamaz. “Doktrin”i “Düşük faiz=ucuz para sebep, zenginleşme sonuç” diye okursak son iki yıldaki ekonomiyi anlama meselesine iyice yaklaşabiliriz. (Banka kârlarının 2022’de yüzde 400 artışının şirket kârlarındaki yine yüksek artışı geride bıraktığını da sermayenin mutluluk tablosunu eksik bırakmamak için kaydetmek gerekir.)

TÜFE’yi de küçümsemeyelim. O da hızlı koştu. Ama “durduğu yerde zenginleşme”yi yaratan “varlıklar”ın ve kârların gerisinden geliyor. Ücretler ayarlanırken TÜFE’ye bakılıyor ama onlar TÜFE’ye zaten yetişemezler. Emek kemer sıkarak tanımlanır. Çünkü kaynak aktarmak ona düşer. Emek “Para kimin için yaratılır” sorusunu bilmez, sormaz. Yine öyle oldu. Bakıyorum, 2018’de Cumhuriyet’te Mustafa Çakır bir röportaj yapıp bir de manşet koymuş: “Halk kemerleri sıkacak.” Bugün “patates”le konuşan insanı görmüş sanki. Faiz düşük de olsa (ucuz para), yüksek de olsa (pahalı para) bu manşet değişmez. Kardeşim Mustafa, aynı manşeti kullanabilirsin, eskimez.

Kuruç’un ikinci yazısı da şöyle:

“Seçim bitti. Karşı devrimin oyun kurgusu kabul edilerek yapılmıştı. O kazandı. Cumhuriyetin yüzüncü yılında siyaset bilimciler de yorumlayacaklardır. Biz biraz ekonomiye bakalım. İş dünyasından bir yetkili geçen ay CNN’de (Int. İngilizce) şöyle diyordu: “Biz bir ‘emerging market’iz ve ciddi döviz açığımız var.”

O ŞİMDİ ASKER!

Bazı otoların arkasında böyle yazardı! Merkez bankalarının göbek adı “rezerv bankası”dır. Toplumun, Meclis iradesiyle onlara emanet ettiği değerli varlıkların (rezervlerin) finansal yönetimi onların temel görevidir. ABD’de devletin (Federal Reserve Bank-FED), Çin’de halkın (People’s Bank of China), bizde de Cumhuriyetin (Cumhuriyet Merkez Bankası) merkez bankaları önce bunun için vardır. Birinci görevi yerine getirirlerse yine onların görevi olan para politikasında da inandırıcı, güvenilir olurlar.

Bakalım. 2016 sonlarında toplumun emaneti rezervler eriyor. “Taşıma suyla” (“swap”la), yani başka merkez bankalarından kısa vadeli borçlanarak “rezerv yönetimi” başlıyor. Yani, bize ait olmayan varlıklar üç aylığına (bilanço dışı işlemle) gelip gidiyor. Ve rezervler erirken “eksi rezerv” diye bir terim dillendiriliyor, alınan kısa vadeli borç adeta bir “varlık stoku” sayılıyor! Bankamız dört dörtlük Merkez Bankası sayılıyor. Ve son veriler 60 milyar doları aşan “eksi”yi (ekonomik anlamda, “kullanılabilir rezerv yok”u) gösteriyor. Swap’ı 1920’lerde Bank of England’ı rahatlatarak FED yarattı. Sonra, 1960’ta FED bu kez doların “altın” fiyatını -1 ons=35 dolar- tutabilmek için, kapitalizmin öteki merkez bankalarına ite kaka “dolarla swap” yaptırdı. Ama tutamadı. 2008’deki “Büyük Çöküş”ten sonra ise FED bu kez “Bankerler Avrupa”sını ayakta tutmak için Avrupa merkez bankalarına swap ikram etti. Kapitalizmin “büyük”leri aralarında bunları yaparlar. Ama dolarla işleyen, dolar kıtlaşınca işleri hemen çatallaşan “emerging market” Türkiye ekonomisi o ligde oynamıyor! Ondan bundan swap aramaya çıkıyor.

Son yıllarda bir de “anormalin artık normal kabul edilme fenomeni” var. Doların kıtlaşmasıyla bir sürpriz daha: Dolarlar akıyor ama kayda geçmiyor. Nasıl? Kapitalizmimiz içeri-dışarı dolar akışını bavullarla çözüyor. Kayıtlı işlemler yerine “bavullar”. Merkez Bankası’nın düzenlediği dış dünya ile işlemler (ödemeler dengesi) hesaplarında istisnai, ihmal edilebilir küçüklükte kayıt dışı tutarlar için bir kalem vardır: “Net Hata Noksan.” Maşallah, son yıllarda 20 milyar dolardan aşağı düşmüyor.

Ancak eğri oturup doğru konuşulursa, Merkez Bankası dönüp şunu soracaktır (sormazsa olmaz!): “Peki kardeşim, rezerv yönetimi benim işim de döviz rezervlerini bulmak, yaratmak da mı benim işim?” İşte, “market”imizin “100 bin dolarlık soru”su.

SANAYİ Mİ? BİLİYORUZ CANIM…

Rezervleri yaratmak, artırmak genç nüfuslu 80 milyonluk ülkede öncelikle sanayinin işidir. Kalıcı, gerçek rezervin kaynağı orasıdır. Sanayileşme ise toplumda derinde yattığını hissedebileceğimiz haklı arzudur. (Oğlum mühendis olsun, kızım okusun doktor olsun, bunun ifadesidir.) Son 200 yılın dünyasında büyük yapı değişikliğinin lokomotifi sanayi oldu. İcatların, buluşların pratiği ile donandı, girişimci cesaretiyle hız kazandı. Toplumlara damgasını vurdu. Onları yeni bilgiyle tanıştırdı. İlerlemeyi öğretti.

Türkiye’nin son 20 yıllık fotoğrafına bakalım. Elimizde bilgiyle, ehliyetli analiz kapasitesiyle yoğrulmuş bir çalışma var. Okuyanı düşündürecektir. Oktay Küçükkiremitçi ile Ömür Genç’in 2023 Sanayi Kongresi için hazırlayıp 15 Nisan’da sundukları çalışma: İmalat sanayisinin son 20 yılı. Ayrıntılarıyla bakalım.

Bir, Türkiye imalat sanayisi sektörler yapısını 20 yılda değiştirmemiştir. Büyükten küçüğe doğru, üretim paylarında ilk beş, 2003’te gıda, tekstil, giyim, ana metal, otomotiv; 2021’de sadece giyim çıkmış metal üretimi girmiş. Üretim yapısı ithalatla işliyor. Yüksek ithal paylarındaki ilk beş de aynı: 2003’te kimyasallar, makine, ana metal, otomotiv, elektronik; 2021’de ana metalle makine yer değiştirmiş! O kadar.

İki, günümüzde teknoloji konuşmak moda. Sanayici de bu muhabbette vardır. Herkes biliyor, yüksek teknoloji ileri bilgi getirir, sanayiyi şekillendirir, ona hız ve yeni yapı kazandırır. Peki, 20 yılda bizim sanayici teknoloji muhabbeti yapmış da üretimde teknolojiyi hakkıyla konuşturmuş mu? Biraz sayılarla bakalım. Üretimin teknoloji yapısı 2003’te yüzde 41.9 düşük, 30.3 orta-düşük, 24.3 orta-yüksek ve sadece 3.5 yüksek teknoloji gösteriyor. 2021’e gelince bu oranlar, düşük yüzde 35.0, orta-düşük 36.4, orta-yüksek 25.4 ve yüksek sadece 3.1! (“Yüksek” 1970’lerde biraz daha yukarıdaydı, devletin sanayi kuruluşlarına aitti.) Son 20 yılda tek (evet, tek!) değişim düşükten orta-düşük sektörlere doğru. Niçin? Çünkü orası emek-yoğun (düşük maliyet) ve sektör kârlılığının ötekilere göre çok hızlı arttığı alan olmuştur! Sanayici için hedef teknolojik gelişme değil, kârlılığın (orta-düşükte, 2009’dan 2021’e yüzde 582) artışıdır. Berrak sonuç.

(Karaman’da montaj oto izdihamı.)

Üç, bu yapıda katma değer (milyar dolar olarak) artmıyor. 2003’ten (“market”e yağan dolar yağmuru ile) 2011’e kadar 38’den 66’ya çıkıyor. Sonra yatay seyirle 70, 80, 90 düzeylerinde hafifçe dalgalanıyor. Oralarda kalıyor. 2021’de “COVID’in sermayeye doping”i ile 126’ya zıplıyor.

Dört, sermayenin kutsal tutkusu sanayideki emek tablosundan okunur: Ucuz, daha ucuz, daha da ucuz emek. İmalat sanayisinde ortalama ücret gitgide azalıp düşük ve orta-düşük teknolojili sektör ücretleri düzeyine oturuyor. Yani, zamanla düşüyor. 2009’da 506 dolar iken, 2020’de 389’a iniyor. Aynı sürede Türkiye’nin kişi başına geliri de düşüyor ama imalatta ücret daha çok düşüyor! Nasıl razı oluyor emekçiler buna? Soruya burada girmeyelim.

Beş, yapısal dönüşüm bir yana 20 yılda en ufak sektörel öncelik farklılığı getirmeyen imalat sanayisi ülkede döviz rezervi yaratabilir mi? İhracatla? İhracatta 2003’teki “beşli”, giyim, tekstil, oto, ana metal, gıdaydı. Şimdi tekstilin yerini makine aldı. Oyun değişmedi. Bu yapı, bırakalım döviz fazlası hayalini, dış ticarette döviz açığını gitgide büyüttü! Dünya imalat sanayisi katma değeri içinde Türkiye’nin payı da 2004’te 0.95’ti, 2021’de 1.10 oldu. O kadar.

Karşılaştırma yapmak doğru olmaz ama dünyaya koşu için “tempo” veren örnektir. Yeri geldi, atlamayalım: Çin’in o katma değer içindeki payı 2004’te 8.60 iken, 2021’de 29.76’ya erişmiş. Döviz rezervi ise 1989’da 3 milyar dolarlarda (3.7) iken, 2023 Mart’ında 3 trilyon dolarlara (3.183.8) gelmiş.

Ayda 300 milyar dolar ihracat yapar, ki bizim yıllık ihracatımızdan fazladır. Ayrıca net uluslararası yatırım pozisyonu (varlıklar-yükümlülükler) da 2.5 trilyon dolardır. Son 20 yılda dünyaya çıkarak çok şey öğrenen, öğrenmiş olması gereken sanayiciler ne düşünür, bilmiyoruz.

Yukarıda “Eğri oturup doğru konuşalım” dedik. Merkez bankacıdan sonra, bunu sanayici için de yineleyelim. Bu “ekonomik oyun” için bize akıl verip tempo ayarlayacak bir “koç”umuz yok muydu? Vardı. Seçmişiz. 27 Ocak 2011 tarihli Resmi Gazete’de “Türkiye Sanayi Stratejisi Belgesi, AB Üyeliğine Doğru” başlıklı belge AB ile uyumlu sanayi politikalarının sektör önceliklerini açık seçik veriyordu: Otomotiv, makine, elektronik, beyaz eşya, tekstil, giyim, gıda…

Pisti ve koşu temposunu “koç” AB veriyor. Vizyon ise belgede “Avrasya’nın üretim üssü olmak” diye çiziliyor. AB’nin kolonizasyon stratejisinde, onun “market”i statüsüne terfi ederek başka coğrafyalarda “üretim üssü” olmak! Bu açıklanınca “üye olduk” diye havai fişekler atılmıştı. Bir sanayici-işadamı derneği başkanı Doğu ile Batı arasında “ara yüz” olacağımızı söylemiş, bir iktidar sözcüsü de gençlere “aklınızı matematik, programlama gibi şeylerle yormayın. Biz icat yapamayız” demişti. Sermaye ile siyaset arasında bütünlük tamdı. Bugünkü “eksi rezerv”le, “dolarlı bavullar”la şekillenen “emerging market” modelimize oralardan mı geliyoruz?

Bu modelin sanayi kurgusu yeterli döviz üretemez. Anlamalıyız. Hep daha çok döviz ister, “içer”, kendi kendini sürdürür. Borçla. Toplumu sanayileşmenin topyekûn değişimine, karakterine uzak mesafede tutar. Siyaset topluluğunu, siyaset “oyunu”nu düzenler. Ve halk onun ürününe “gerçek sanayi” gibi bakar. 1936’da günün İktisat Vekili Celal Bayar, “Sanayileşmeyi hususi teşebbüse bıraksaydık, laakal (en az) iki asır beklememiz gerekirdi” demişti. Bekleriz.

(Mümtaz Zeytinoğlu: Ulusal Sanayi, Tahsin Yücel’in eseri.)

ARANIYOR!

Medyatik değil, “tez sahibi” sanayici aranıyor. Vardı. 1979’da trafik kazasında kaybettik. Mümtaz Zeytinoğlu. En yakın dostu Tahsin Yücel, onun zengin ufkunu, sanayiyi toplum için örgütleyebilme mücadelesini, nadir aydın kişiliğini; kılı kırk yarıp belgelerden topladı, Mümtaz’ın kaleme alamadığı kitabını yazdı (1981, 1999).

“Bilerek ya da bilmeden hemen tüm ekonomik, kültürel, toplumsal araçlar belirli bir modelde tüketimi özendirmek için kullanılagelmiştir… Bunu sürekli bir politika olarak benimsemek en kötü dış alımımız olmuştur… Çok tartıştık. ‘Bu bir zorunluluktur’ denilir. Önce elbet montaj sanayisi olacak… Bak, otomobil montajında yerli oranı yüzde şu kadara ulaştı… Artık buna otomotiv endüstrisi diyelim’ denilir. Gerçekte, bir ikisi dışında, hiçbir montaj kuruluşunun gerçek yapımcıya dönüşme olasılığı yoktur.”

“Ağır ve entegre sanayileşme inadını kesinlikle bırakmayıp o inatla sanayimizin yapısını biçimlendirmek, bütün politikamızı bu biçim yönünde kullanmak zorundayız… Temel sorun özlenen yapıya ulaşabilmek için toplumun hangi sınırlar içinde zorlanabileceği, yönlendirilebileceğidir… Haberleşmesinden kredi düzenine kadar… Tüketimin kolaylığına alışmış üretim düzeninin alışkanlıklarından kurtarılarak gerçek sanayileşme yolunda biçimlendirilmesi, sanayimizin yapısal dönüşümü ile olasıdır…”

Böyle diyor, vasiyet gibi! Belleğimizden silindi. “Montaj sanayidir, ‘eksi rezerv’ rezervdir, hatta ‘intihal’ de bilimseldir” ülkesi “market”te “yeni bellek” inşa ediyor. Ve “yüzüncü yıl”da bunlarla uyumlu, karşıdevrim ağırlıklı Meclis ve yönetimle tamamlanıyor. Yeni bir devir başlıyor. Gerçek, bilimsel düşüncenin cesareti artık başlangıç noktasıdır.”

BİLSAY KURUÇ KİMDİR

1935’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. 1963’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak girdi. Doktora, doçentlik ve profesörlük derecelerini burada aldı.

Yurt dışında Pittsburgh, Sussex üniversitelerinde araştırmalar yaptı. Oslo Üniversitesi’nde Leif Johansen ile büyüme ve planlama üzerine çalıştı.

1975-1977 yıllarında CHP Araştırma Bürosu (Göreme Sokak)’nun sorumluluğunu üstlendi. Öğretim üyeliği yanında 1978-79 yıllarında Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarı, 1992-2004 yıllarında Merkez Bankası Banka Meclisi üyesi olarak görev yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*