Barış Akademisyenleri’nin ve muhalefetin sorumluluğu

“`html

Bu yazımızda üzerinde duracağımız “sorumluluk” kelimesi, sadece bir isim değil, aynı zamanda derin anlamlar taşıyan bir kavramdır. Sözlüklerde “birinin kendi eylemlerinin veya kendi yetki alanındaki olayların sonuçlarına katlanması” olarak tanımlanırken, “sorum” ve “mesuliyet” gibi eş anlamlı kelimelerle birlikte anılmaktadır. Toplum bağlamında düşündüğümüzde, sorumluluk kavramı sadece bireyleri değil, aynı zamanda kurum ve kuruluşları da kapsar. “İdarenin sürekliliği” ilkesinin önemi göz önüne alındığında, bu genişletme önemli bir gereklilik halini alır.

Barış Akademisyenleri’nin On Yılı

Geçtiğimiz hafta, “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” ifadesiyle başlayan bildiriyle 1128 akademisyenin, devletten talep ettikleri haklarını kamuoyuyla paylaştıkları önemli bir dönüm noktası oldu. Bu olayın üzerinden tam on yıl geçti. O zamandan bu yana, yaşanan gelişmeler çeşitli platformlarda tartışıldı ve dile getirildi. Bu hafta boyunca Türkiye muhalefetinin sosyalist, sol ve sosyal demokrat kesimlerinin Barış Akademisyenleri’nin yanında yer aldığı gözlemlendi.

Barış Akademisyenleri’nin yaşadıkları süreci özetlemek gerekirse; Bildiri toplamda 2212 kişi tarafından imzalanmış olup, imzacılardan 822’sine İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İrfan Fidan tarafından “Bu Suça Ortak Olmayacağız! Em ê Nebin Hevparên Vî Sûcî!” başlıklı metinle suçlanmış ve her biri için ayrı ayrı iddianame düzenlenmiştir. İddianamelerin tümü İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından kabul edilerek ilk duruşma 12 Aralık 2017 tarihinde gerçekleşmiştir. Anayasa Mahkemesi, 26 Temmuz 2019 tarihinde verdiği kararla, suç olarak değerlendirilen metnin ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna ve dolayısıyla verilen cezaların hak ihlali yarattığına hükmetmiştir. Mahkemelerin bu kararları dikkate alması ile İstanbul’daki 822 dava, 6 Eylül 2017 tarihinden itibaren beraatle sonuçlanmıştır.

Hak Gasplarının Bir Yüzü

Eylül 2016 tarihinden itibaren, toplamda 549 Barış Akademisyeni KHK, sözleşme feshi, istifa veya emeklilik yoluyla üniversitelerinden uzaklaştırılmıştır. Bu süreçte devlet üniversitelerinde görev yapan imzacılardan 406’sı, üniversite yönetimlerinin kamudan çıkarma talepleriyle YÖK ve hükümet eliyle işten çıkarılmıştır. Mahkemeye yapılan itirazlar, Ocak 2017’de kurulan OHAL Komisyonu nedeniyle reddedilmiş ve başvurular bu komisyona yönlendirilmiştir. OHAL Komisyonu, 23 Ocak 2023 tarihinde görev sürecini tamamlayarak, Barış Akademisyenleri’nin başvurularını tek tek reddetmiştir. Devlet üniversitelerinde işten çıkarılma işlemleri için artık ancak 2023 yılının Ocak ayından sonra Ankara İdare Mahkemelerine başvurulabilmektedir. Bu davalar arasında, 10 Ocak 2026 itibarıyla yalnızca beş dosya göreve iadeyle sonuçlanmıştır.

Muhalefetin Üzerindeki Yükümlülük

Barış Akademisyenleri’nin eski görevlerine dönmesi konusundaki hukuki süreç artık belirsizlik içermektedir. Tek bir dosya üzerinden farklı mahkemelerin çelişkili kararlar vermesi, izleyen hukukçularda büyük bir kaygıya yol açmaktadır. Günümüzde mevcut hukuksuzluğu sona erdirmenin yolu, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” bildirisini imzalayan akademisyenlerin görevlerine geri dönmelerini sağlamak için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu bağlamda, Barış Akademisyenleri’nin haklarının iade edilmesi için CHP ve DEM Parti’nin ortak bir tutum sergilemesi gerekmektedir.

Savaşın Gerçekleri

Modern kapitalizm, ekonomik varlığını büyük ölçüde savaş sanayiyle sürdürebilmektedir. Bu sanayinin büyümesi için savaşlar gereklidir ve emperyalist ülkeler bu durumu planlayarak yönetmektedir. Örneğin, ABD, Trump’ın 2026’nın ilk haftasında imzaladığı kararla BM’ye ait 66 uluslararası kuruluştan ayrılmıştır. Uluslararası hukuka saygı göstermeyen ABD, Venezuela’ya saldırarak egemenlik haklarını ihlal etmiştir, bu durumu da savaşı bir araç olarak kullanma çabasıyla yönetmektedir. Bu bağlamda, uluslararası düzlemde enternasyonalist mücadelenin önemi daha da artmıştır.

Barış Arayışının Yaygınlaşması

Öte yandan, Türkiye’de uzun süredir devam eden “düşük yoğunluklu savaşın” tarafları, bir süredir savaşın durdurulması yönünde karar almışlardır. Ancak son günlerde Gazze’ye yönelik uluslararası hukuk ihlalleri devam etmektedir. Ortadoğu, büyük güçlerin savaşa yönelik stratejileriyle yeniden şekillendirilirken, Türkiye’deki barış süreci bir umut kaynağı olmuştur. Eğer taraflar anlaşır ve kalıcı barış sağlanırsa, bu durumun sürdürülebilmesi için büyük çaba sarf edilmesi gerekecektir. Barışın kalıcı olabilmesi için öncelikle “barış taleplerinin toplumsallaşması” şarttır.

Türkiye’nin Barış Talebi

Günümüzde, Türkiye’deki barış sürecinin en büyük eksikliği, “barış talebinin toplumsallaşması”dır. İktidarın yanı sıra, barış talep eden muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşlarının da bu konuda üzerine düşeni yapmadığı açıktır. Çatışma çözümü süreçleri, her ülkenin kendi dinamiklerine bağlı olarak farklılık gösterebilir; ancak bu süreçlerin uzun sürdüğü ve sabır gerektirdiği bir gerçektir. Toplumun barış talebini benimsemesi ve aktif olarak sahip çıkması, çatışmaların yeniden başlamasını engelleyebilir. Bu, dünya örneklerinde de kanıtlanmıştır.

Barış Akademisyenleri ve Muhalefetin Önemi

Dolayısıyla, Türkiye’de barışın yaygın olarak sahiplenilmesi ve toplumsal bir talebe dönüştürülmesi hayati bir öneme sahiptir. Gecikmiş olsa da, Barış Akademisyenleri, on yıl önce barışın tarafı olduklarını dile getirmiş ve bu bağlamda muhatap kabul edilmelidir. Bu muhataplık, bilgilendirme ve tartışma süreçlerini de kapsayarak, aktif bir barış talebinin şekillenmesine zemin oluşturabilir. Barış Akademisyenleri’nin taleplerinin hayata geçirilmesi için gereken şartların sağlanması, bu sürecin başarıya ulaşması açısından elzemdir. Onların barışa olan bağlılıkları, toplumsal koşulların iyileştirilmesiyle daha da güçlenebilir. Gerekli adımların atılmasını umuyoruz.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu‘nun bianet’teki diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayın.

(OH/VC)

“`